AHMED
DAVUDOĞLU
175 NOLU
HADİSİN ŞERHİ:
Bu hadisin müttefekun aleyh bir rivayeti vardır ki Şeyhayn
(Buhari ve Müslim) onu Bayram namazı bahsinde tahric etmişlerdir. Meali şudur: «Nebi (Sallallahu
Aleyhi ve Seilem) Ramazan ve Kurban bayramlarında
namazgaha çıkardı; ve (Yapmağa) başladığı ilk iş namaz
olurdu. Sonra namazı bitirerek cemaata karşı ayakta
durur; cemaat, saflarında otururlardı. Böylece onlara va'zeder,
tavsiyede bulunur; ve emrederdi. Şayed
bir ordu ayırmak isterse onu ayırır; Yahud orduya müteâllik ,bir şey emretmek isterse emreder; sonra
(Medine'ye doğru) çekilir giderdi. Ebu Said diyor ki:
— Halk bu minval üzere
devam edegeldi. Nihayet ben Medine emîri Mervân ile bir Kurban veya
Ramazan bayramında namazgaha çıktım. Oraya varınca ne
göreyim, karşımda Kesir b. es-Salt'ın yaptığı bir minber!... Bir de baktım Mervân namazı
kılmadan ona çıkmak istiyor!... Hemen elbisesinden
çektim. O da beni çekti ve (minbere) çıktı; namazdan Önce hutbeyi okudu. Ben
kendisine: «Vallahi sünneti değiştirdiniz!» dedim. Mervân:
«Yâ Ebâ Said!
Senin bildiğin geçti.» dedi.
«Vallahi benîm bildiğim (şekil) bilmediğimden daha hayırlıdır» dedim.
«Cemaat namazdan sonra
bizi dinlemeye oturmuyorlar da onun için hutbeyi namazdan önceye aldım.» dedi.
Bu hadisden
açıkça anlaşılıyor ki Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zamanında minber yoktu. Bayram namazları sahrada
kılınır; namazdan sonra Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Seilem) cemaata karşı ayağa kalkarak hutbesini okurdu. Kendileri
son derece mütevazı oldukları için minber yaptırmaya lüzum görmemişlerdi.
Kaadi Iyaz'ın beyanına göre ilk defa
hutbeyi namazdan evvel kimin okuduğu ihtilaflıdır. Bazıları bunun Hz. Osman (Radİyallahu anh) olduğunu
söylemiş; bir takımları, cemaat bayram namazını kıldıktan sonra hutbeyi
dinlemeden dağıldığı için bunu Hz. Ömer (Radİyallahu anh) ın yaptığını iddia
etmişlerdir. Hattâ Ömer (Radİyallahu
anh)'ın bunu cemaat
dağılıyor diye değil, geç kalanlar namaza yetişsin diye yaptığını ileri
sürenler vardır,
«Hutbeyi ilk defa
namazdan önce okuyan Muâviye (Radİyallahu
anh) dır» diyenlerle
Abdullah b. Zübeyr (Radİyallahu
anh) olduğunu söyleyenler de vardır.
Fakat bütün bu
söylentilere rağmen Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile Ebu Bekir, Ömer,
Osman ve Alî (Radıyallahu Anhüm) hazerâtından sabit olan:
namazı hutbeden Önce kıldıklarıdır. Umumiyetle fukahanm
kavli de budur. Hatta bu hususta icmâ' bulunduğunu
iddia edenler de vardır. Bunlar icmâı ya hilaftan
sonra iddia etmiş; Yahud asr-ı
Seâdetle Huîefa-i Râşidin zamanlarında meselenin ittifakı olmasına bakarak
Beni Ümeyye'nin hilafını nazar-i i'tibâra
almamışlardır. Ebu Said-i Hudri (Radiyallahu anh) 'in bir çok zevat huzurunda: «Amma şu zât hakikaten kendisine düşeni yaptı.» demesi onlarca
sünnetin bu şekilde karar kıldığına, Mervan’ın
yaptığının doğru olmadığına delildir. Zâten Hz. Efcu Said .in
bu hadisle ihticâc etmesi de bunu gösterir. Çünkü Mervan'ın yaptığının doğru olduğuna i'tikad
etse yahud eskiden böyle bir şey yapılmış veya bir
sünnet görülmüş olsa ona münker demezdi. Bu rivayet Mervan'dan önce hiç bir halifenin bayram namazından evvel
hutbe okumadığına delildir. Ömer, Osman ve Muâviye (Radiyallahu Anhüm) hazerâtının okuduklarını gösteren rivayetler doğru
değildir.
Acaba Mervan'ın bu hareketine karşı Ebu
Said-i Hudri (Radiyallahu anh) gibi bir sahâbî-i celil nasıl ses çıkarmadı da cemaatten bir zât i'tirazda bulundu?
Bu suâle
bir kaç vecihle cevap verilmiştir:
1- İhtimal Ebu Said (r.a.) sonradan
yetişmiş; o gelinceye kadar i'tiraz eden zât sözüne başlamış; Ebu Said onlar konuşurken gelmiştir.
2 - Ebu
Said (Radiyallahu anh) orada imiştir. Lâkin ya kendisi yahud
başkası aleyhine bir fitne çıkacağından korktuğundan i'tiraz
edememiştir. İ'tiraz eden zâtın
kavm ü kabilesi orada bulunduğu cihetle onun için
korku mevzu-u bahs olmadığından o inkârda
bulunmuştur.
3 - İ'tiraz
eden zât korkmuş fakat ne pahasına olursa olsun
inkârda bulunmuştur. Böyle yerlerde bu caiz hatta müstehaptır.
4 - Caiz ki Ebu Said (Radiyallahu
anh) inkâra hazırlanmış; lâkin öteki zât ondan çabuk davranarak söze başlamış; Hz. Ebu Said de onu te'yid etmiştir.
İmam Müslim 'in buradaki
rivayetine göre Mervan'la münakaşa eden zât
cemaattan biridir. Buharı ile tahriç
ettikleri rivayette ise bunun bizzat Hz. Ebu Said olduğu, namazgaha beraber
geldikleri, Ebu Said'in Mervan'ın elini tutarak onu men'etmeğe
çalıştığı, Mervan'ın da ona red
cevabı verdiği zikredilmektedir ki, bu hâl hâdisenin ayrı ayrı
iki defa tekerrür ettiği ihtimalini doğurmuştur. Fakat Müslim şarihlerinden el-Übbî bu ihtimali
vârid görmüyor. Ona göre vak'a
birdir. Mervan'a cemaatten biri i'tirazda
bulunmuştur. Mervan onu dinlemeyince bu sefer
meseleye Ebu Said (Radiyallahu anh) müdâhale etmiştir.
Hz. Ebu
Said'in: «Şu zât hakikaten
kendisine düşeni yaptı.» demesi bu işi doğru bulmayıp reddettiğinin sarih
ifadesidir.
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in: «Sizden her hangi biriniz bir kötülük görürse
onu hemen eliyle değiştirsin!» buyurması bil icma' vücub ifâde eden bir emirdir. İslâmda iyiliği emre emr-i bil ma'ruf, kötülükten nehye de nehy-i
anil münker derler. Bu
mesele müslümanlara kitâb,
sünnet ve icma-i ümmetle yâni
bütün naklî delillerle farz kılınmıştır. İyiliği emir, kötülükten nehiy ayni
zamanda din demek olan nasihat-tan ma'duddur. Bu hususda bazı râfizilerden başka
muhalefet eden yoktur. Onların muhalefetlerinin ise bir kıymeti yoktur.
Emri bil ma'rufun vücubu mü'tezile taifesinin dedikleri gibi aklî de değil şer'idir.
Vakıa Kur'an-ı Kerîm'de: «Siz
kendinizi kollayın; siz hidâyete erdikten sonra başkasının sapması size zarar
etmez. (Maide 105) buyurulmuştur.
Amma bunun ma'nası siz başkalarına emri bil ma'rufla uğraşmayın demek değil, muhakkikin ulamanın beyanına
göre:
«Siz aldığınız tâ'limaâta göre emri bil-mâ'ruf, nehy-i ani'I-münkeri
yaptınız mı artık başkalarının taksiri size zarar etmez» demektir. Çünkü kula
yüklenen vazife yalnız iyiliği emir, kötülükten nehiydir. Bunları kabul
ettirmek onun vazifesi değildir. Eserde vârid
olduğuna göre Hz. Ebu Bekir bu âyeti
minberde okumuş ve: «Siz bunu doğru te'vil edemiyorsunuz.
Ben Resululîah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem)'den işittim: «Bir kavim zâlimi görürler de men'etmezlerse
Allah'ın onlara kendi tarafından bir azâb göndermesi
yakmcacıktir; buyuruyordu» demiştir.
Emri bil ma'ruf nehy-i ani'l-münker farz-ı kifâyedir. Binâenaleyh her farz-ı kifâye gibi
o da bazı kimselerin ifâsıyle diğer rnüsîümanlardan saakıt olur.
Lâkin hiç ifâ eden bulunmazsa özrü bulunmayan bütün
mükellefler günahkâr olur. Emr-i bil rna'rufun farz-ı ayn olduğu
yerler de vardır. Meselâ: Bir yerde bu vazifeyi bir kişiden başka bilen
bulunmazsa o bir kişiye emri bilma'rufu ifâ etmek farz-ı ayın olduğu gibi bir babanın evlâdı ile
karısına iyiliği emir, kötülüklerden kendilerini nehyetmesi
de farz-ı ayndır.
Ulema-i kiram emri bil ma'ruf nehy-i ani'l-münker vazifesinin- mükelleflerden sakıt olmayacağını beyan
etmişlerdir. Çünkü mükellefin vazifesi ettiği emir veya nehyin, muhatabına te'sir edip etmediğini düşünmek değil, sadece o emir veya
nehyi etmektir. İhtarın mü'minlere fayda vereceği ise
âyetle sabittir. Yine ulemanın temsillerine göre emri
bil ma'rufa misal: avret yerinin bir kısmı açılan
kimseye örtünmesini tenbih etmektir.
Emri bil ma'ruf vazifesini yapan kimsenin emrettiği şeye kendisiniı de imtisal etmesi, nehyettiğinden
kaçınması sözünün te'sirîi olması içıı
pek mühim ve lâzım ise de şart değildir. Eğer emir ve nehyetüği
şeyle kendinde de varsa bu sefer vazifesi çift olur;
ve evvela kendine emir ve nehiyde bulunması sonra ayni şeyi başkasına yapması icâbeder.
Mu'tezileye göre kötülükten nehiy işini ancak kendisi kötülük etmeyen
ifa edebilir. Delilleri: «Kendi nefislerinizi unutub
da âleme iyiliği mi emrediyorsunuz?» (Bakara: 44) âyet-i
kerîmesidir. Mutezileden bazıları; bir kimse kendinin etmediği kötülükten
başkalarım nehyedebilir demişlerdir.
Emri bil ma'ruf nehiy ani'l-münker vazifesi yalnız devletin bu iş için tâyin ettiği me'murlara mahsus
değildir; onu müslümanların efradı da yapabilirler. İmamü'l-Harameyn :«Buna delil icma-i müslimîndir.» diyor.
Filhakika gerek asr-ı seâdetde
gerekse diğer asırlarda bu işin memuru olmayanlar me'murlara
iyiliği emir, kötülüklerden onları nehyederler; sair müslümanlar onların bu yaptıklarını takrir ve kabul eyler;
başkalarının işine karışıyorlar diye kendilerini ayıplamazlardı. Sonra bu
vazifeyi ancak bilenler yapar. Şayed yapılacak emir
namaz, oruç ve saire gibi herkesin bildiği vâciblerden,
nehiy dahi zina ve içki gibi meşhur menhiyyattan
olursa bunları emir ve nehiyde bütün müslümanlar
müşterektir. Fakat nâdir tesadüf edilen fiil, kavil ve
içtihada dair ise avam takımının gerek isbât gerekse nefi suretiyle bu işe karışmağa hakları yoktur; bu sefer mesele
yalnız ulemaya mahsus kalır. Ulema dahi ittifakı meselelere dair emir ve
nehiyde bulunurlar. İhtilaflı meseleler hakkında bir şey diyemezler. Çünkü iki
mezhebin birine göre her müctehid hakka isabet eder.
Diğerine göre hakka isabet eden yalnız bir kişidir; amma hangi müctehidin hatâ ettiğini bilmek
kullara müyesser değildir. Hatâ edene günah dahi
yoktur.
Şu kadar var ki, müctehidlerin hilafından çıkmak için nasihat yollu emri bil
ma'rufda bulunmak güzel ve makbul bir iştir. Zira bir
sünneti ihlâl etmemek veya başka bir hilafa sebeb
olmamak şartiyîe ulema-i kiram müctehidlerin
hilafından çıkmaya bilittifak kaildirler. Meselâ dört
mezhebin imamlarına göre ittifakla caiz olacak bir abdest; evvelâ niyet
edilerek, her azayı âyetteki tertib
üzere yıkamak, yıkarken hafifçe oğuş-turmak, bir uzuvdan ötekine geçerken fazla vakit
kaybetmemek, yâni azayı bir biri arkasından acele yıkamak, başın, bütününe meshetmekle alınır.
İmam Nevevi
emri bil ma'ruf, nehiy ani'l-münker'in çok zamandır zayi olduğundan, onun zamanında
bundan pek az bir takım izler kaldığından bahsettikten sonra sözüne şöyle devam
ediyor: «Emri bil ma'ruf,
çok büyük bir bâbtır. Bu işin nizâm
ve kıvamı ancak onunla kaimdir. Fenalıklar çoğalınca azâb
iyiye ve kötüye umumi olarak gelir. Zâlime mâni'
olmazlarsa Allah Teâlâ'nın azabını onlara
umumileştirmesi pek yakındır:
«Allah'ın emrine
muhalefet edenler ya başlarına bir beiâ gelmesinden yahud acıklı bir azaba duçar olmalarından korunuversinler!»
(Nur 73)
Şu halde âhiretinin ma'mur olmasını
dileyen ve Allah'ın rızasını korku ile tahsil etmeğe çalışan bir kimseye
gereken vazife, bu baba ehemmiyet vermektir. Çünkü faydası çok büyüktür. Bu
husus, çoğunun elden gittiği bir zamanda!... Kendisine
i'tirazda bulunan kimsenin rütbesi yüksek diye ondan
korkmamalıdır. Zira Allah Teâîâ: «Allah kendi dinine
yardım edene elbet yardım edecektir.» [Hac 40]
«Her kim Allah (ın emirlerin) e sarılırsa muhakkak doğru yola hidâyet olunur. [Al-i İmran 101]
ve : «Bizim İçin mücâhede edenler yok mu, onları mutlaka (doğru) yollarımıza
hidâyet edeceğiz.» [Ankebut 79]
«Yoksa insanlar hiç imtihan olunmadan iman ettik demekle
bırakılacaklar mı sandılar? Yemin olsun ki, biz onlardan öncekileri imtihan
ettik. Doğru söyleyenleri Allah elbette bilecek, yalancıları da elbet
bilecektir.» [Ankebut2 - 3] buyurmuştur.
Bilmeli ki, ecir külfete
göredir. Emri bil ma'rufu bir kimseye olan sadakati,
sevgisi, müdâhenesi, bir kimseden itibar beklediği
veya onun yanında i'tibannın devam etmesini istediği
için elden bırakmamalıdır. Çünkü; ona olan sadâkat ve
sevgisi kendisine bir hürmet ve hak icâbeder. Onun
haklarından biri de kendisine nasihat etmek ve ona âhireti
için yararlı işleri göstermek, zararlılarından korumaktır. İnsanın dostu ve
ahbabı, âhiretini ma'mur
etmeye çalışan kimsedir. Velev ki bu hâl onun dünyası hakkında bir noksanlığa bâdı olsun. Düşmanı ise âhiretinin
zayi olmasına veya noksanlığına çalışandır; isterse bu sebeble
ona dünyası için bir nevi menfaat hâsıl olsun. İblisin bize düşmanlığı
böyledir. Peygamberler (Salevâtullahi ve Selâmuhu Aleyhim Ecmain) mü'minlerin dostlarıdır. Çünkü onların âhiretlerine
yararlı şeylere ve o şeyler için kendilerine yol göstermeğe çalışırlar. Kerim
olan Allah 'dan bizi, dostlarımızı ve sair müslümanları rızâsına muvaffak kılmasını dileriz. Bizlere cud-u rahmetini teşmil buyursun.»
Emri bil ma'rufu yapan kimsenin nezaket, rifk
u mülâyemetle muamelede bulunması icâbeder. Zira
maksada bu daha elverişlidir, îmam Şafiî: «Bir kimse
din kardeşine gizlice va'z ederse ona gerçekten
nasihat etmiş ve onu ziynetlemiş olur. Aşikâre va'zeden ise onu muhakkak surette rezil etmiş ve
batırmıştır.» demiştir.
Nevevi ekseriyetle insanların emri bil ma'rula
karşı göz yumdukları şeylere misal olarak kusurlu bir malı satılırken gorüpde i'tirazda
bulunmamalarını, o malın kurusunu müşteriye söylememelerini gösteriyor; bunun
açık bir hatâ olduğunu söylüyor; ve: «Halbuki bilenin
satıcıya i'tiraz ve inkârda bulunmasının, müşteriye
malın kusurlu olduğunu bildirmesinin vâcib olduğunu
ulema nassan beyân etmişlerdir.» diyor.
Münkerden nehyîn nasıl yapılacağını Resulü
Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)
bu hadisde güzelce beyan etmiştir. Mezkur
beyandan anlaşıldığına göre bir kötülük gören kimse imkân bulursa onu eliyle men'edecektir. Buna gücü yetmiyorsa diliyle, bu da mümkün
değilse kalbiyle mâni' olacaktır. Kalble mâni'
olmanın ma'nası o şeyi kerih görmek, ondan tiksinmektir.
Bu hakikatda bir kötülüğe mâ'ni
olmak değilse de başkası elinden gelmediği için bizzarure
onunla iktifa eder, Allahu â'lem
bundan dolayı onun hakkında: «İmanın en zaifidir» buyurulmuştur. Yani kötülüğü değiştirme hususunda semeresi
en az olan budur. Yoksa imanın en zayıfı yoldan eziyet veren şeylerin atılması
olduğu yukarıda görülmüştü: Maamafih buradaki zaifliği mutlak bırakarak iki hadisin arasını bulmakda mümkündür. Bu takdirde eziyet veren şeyin atılmasiyle kötülüğü kalben değiştirmek birbirine müsavidir.
Bundan daha zaif mertebe yoktur. Hatta kalben
değiştirme daha da zayıftır.
Babımızın hadisi
hakkında Kaadi Iyâz şunları
söylemiştir: «Bu hadis, münkerin nasıl
değiştirileceğini beyân hususunda esastır. Münkeri değiştiren kimseye düşen vazife, kavlen olsun fi'len olsun onu
gideren herşeyle değiştirmektir. Meselâ; bâtıl bir
şeyin âletlerini kıracak, içkiyi ya bizzat dökecek,
yahut birine döktürecek; gasbedilen malları ya bizzat
gasıbdan alarak sahiplerine iade edecek yahud imkânı varsa başkasına emrederek bu işi
yaptıracaktır.
Münkeri değiştirirken câhil ile şerrinden
korkulan kuvvet' sahibi zâlime karşı son derece yumuşak davranmalıdır. Çünkü bu
şekilde hareket etmesi sözünün kabulüne daha ziyade yarar.
Nitekim bu işi vazife
olarak üzerine alan me'murun da ayni ma'nadan dolayı salâh ve fazilet ehli olması müstehabtır. Şaşkınlığında devam edenle tembelliğinde
israfa varan hakkında şiddet göstermelidir. Amma bunu yapmak için gösterdiği
şiddetin, değiştirdiğinden, daha kötü bir mün-kere sebeb olmayacağından emin bulunması şarttır. Kendisi zâlimin tasallutundan mahfuz olmalıdır. Eğer zann-ı galibine göre o münkeri
eliyle değiştirmek kendisinin veya başkasının öldürülmesi gibi daha şiddetli
bir münkere sebeb olacaksa
elle değiştirmekten vazgeçerek dil ile söylemeli, nasihat ve korkutma ile
iktifa etmelidir. Şayet söylemenin o münker gibi bir münkere sebeb olacağından
korkarsa kalbiyle değiştirmelidir. Hadis-den murad
inşallah budur. Eğer emri bil ma'ruf hususunda yardım
edecek bir kimse bulunursa, silâh çekmeye ve harbe müncer olmamak şartiyle yardım diler...»
Bazılarına göre
öleceğini dahi bilse münkere karşı behemahal sarih sözle i'tirazda
bulunmak lâzımdır. Fakat bu kavil doğru değildir.
Bu bâbda
İmamü'l-Haremeyn'de şöyle demektedir: «Mesele silah çekmeye ve harbe müncer olmamak şartiyle, lâfdan almayan büyük
günah sahibini devletin tebaası efradı fi'len o günahdan men'edebilirler. İş
harbe dayanırsa hükümdara havale edilir. Zamanının hükümdarı zâlim olur da
zulmü meydana çıkar; ve yaptığı bu kötü hareketten
sözle men'edildiği zaman vazgeçemezse memleketin
ileri gelenleri, silah çekme ve harbetme bahasına
bile olsa onu hal' (Yani azil) için ittifak edebilirler...»
Ancak îmamü'I-Harameyn'm bahsettiği bu
hali' meselesi ulemâ arasında garib
karşılanmış ve: «Bundan maksad: hükümdarın hal'i ile
daha büyük bir fesad çıkacağından korkulmazsa o zaman
hal'edilebilir; demektir.» şeklinde te'vil edilmiştir. Yine İmamii'l-Haremeyn'in
beyanına göre emri bil-ma'rufla vazifeli olan kimse mücerred zann üzerine evlere girip
araştırma yapamaz. O ancak gördükleriyle meşgul olur.
Ebu'l-Hasen Mârudî
araştırma meselesini ikiye ayırmaktadır:
1- İşlenen bir harama
dair olup sonradan tedariki mümkün değilse araştırma caizdir. Meselâ: doğru
söylediğine i'timâd ettiği bir zât:
«Şu eve birisi bir adam kapadı; öldürecek.» Yahud:
«Bir kadın kapadı; zina edecek» dese o evi aramak caizdir. Çünkü aranmadığı
takdirde elden giden fırsatın tedarikine imkân yoktur. Bu aramayı yalnız devlet
me'muru değil ahâli dahi
yapabilirler.
2- Yukarıda
söylenenlerden bir derece aşağı olan münkerattır.
Bunlarda içeriye girerek araştırma yapmak caiz değildir. Meselâ: bir evden kötü
kötü eğlence sesleri gelse içeride işlenen menhiyyatı men'etmek için eve
girilemez; dışarıdan men'edilir.